Boğaz’ın Son Köyü

Anadolu Kavağı, Boğaz’ın Anadolu yakasındaki son köy olmanın yalnızlığı içindeydi. Burası yıllardan beri, sıkıldığımda kaçıp saklandığım köşe bucaklardan biriydi. Ya meydandaki banklardan birine oturup, uzun uzun Karadeniz’in Boğazla kucaklaşmasını seyrederdim. Ya da bir restoranda, denizi gören bir masada, balığı bahane edip, bir başıma hayal kurup dururdum.

Buradan geçip gitmeden önce isterseniz geçmişe bir yolculuk yapalım. Geçmişi anlatmaya da her zaman olduğu gibi Evliya Çelebi ile başlayalım. Çelebi kasabanın o dönemini şöyle anlatır: ‘Deniz kıyısında büyük bir limanın kıyısında, 800 haneli ve İrem bağlı tamamen Müslüman evleridir. Camii, yedi mescidi, hamamı, 200 kadar dükkanı, bekar evleri, sıbyan mektebi, bir çeşmesi, ve ab-ı hayat suları var bir kasabacıktır. Halkı tamamen gemici, bağcı ve marangozdur. Hepsi Anadoluludur… Limanında kış ve yazda 200-300 parça gemi eksik değildir, zira uygun hava olmasını gözetip, uygun olunca her bir gemi bir tarafa gider. Dağlarının kestanesi ve ahlat armudu meşhurdur.’ Reşat Ekrem Koçu bu meyvelere bir de inciri ekler. Ona göre ‘Kavak İnciri’ nden bal damlar. Yine ondan öğrendiğime göre, 1946 yılında incir ağaçlarının çoğu kesilmiştir.

Koçu, Anadolu Kavağı’nın sularını da öve öve bitiremez. İstanbul Ansiklopedisi’nde bu konu üstüne şunları yazar: ‘Gayet tatlı, abı hayat misali suları ile tanınmış olan bu köyde altı çeşme vardır: Çeşmelerden akan sular Dolay Suyu ve Çınardibi Suyudur. Köyün diğer meşhur suları, Abdihoca, Abıhayat ve Kumdöken sularıdır. Bu sonuncusu adından da anlaşılacağı üzere mide, bağırsak ve böbrek hastalıkları için şifalı bir sudur.’

40’lı yıllarda askeri bölgenin içinde bulunduğu için, kasabaya yabancıların girmesi yasaktı. İskelede polisler gelenlerin kimlik kartlarını kontrol ederlerdi.

Bu yasaklı dönemleri ben de anımsıyorum. 60’lı yılların sonunda, kara yoluyla Kavak’a giderken bir noktada araba durdurulur, içerdekilerin kimlik kartlarına dönüşte iade edilmek üzere el konulur, bagaj sıkı sıkıya aranır, ondan sonra geçiş izni verilirdi. Askerlerin bu aramaları beni çok heyecanlandırırdı. Kontrol noktasından geçtikten sonra başka bir ülkeye gittiğimizi sanırdım hep.

TEPEDEKİ KALE

Vakit erken olduğu için bu sefer ‘balık molası’ vermedim. Orada kalmakta ısrar eden ruhumu zorla ikna edip, Kavak’ın dar sokaklarından kıvrıla kıvrıla Yoros kalesine doğru tırmandım.

Bu yıkık kaleden Boğaz’ı seyretmeye doyum olmaz. Kale bir Bizans yapısıdır ama sürekli el değiştirmiştir. Çünkü buraya sahip olan, Karadeniz ticaret yolunun da sahibi olur. Nitekim kale yıllar boyu Bizanslılar, Cenevizliler ve Osmanlılar arasında gidip gelmiştir.

Böylesine önemli bir geçmişe sahip olan Yoros Kalesi, benim gittiğimde tüm önemlerinden sıyrılmış, yarı harabe halinde, kendi başınaydı. Görkemli geçmişi övünen bir düşküne benziyordu sanki. Kalenin ayakta kalmayı becerebilmiş bir duvarını rüzgara siper edip, geçmişi görmeye çalıştım. Kimi kaynaklar Yoros Kalesi’nin adını ‘kutsal yer’ anlamına gelen Hieron’dan aldığını öne sürer. Kimi kaynağa göre ise Yoros adı, antikçağ tanrılarından Zeus’un sıfatı olan ‘uygun rüzgarlar’ anlamındaki ‘Ourios’ tan gelir. Başka bir iddia ise Yoros adının doğrudan doğruya dağ anlamına gelen ‘oros’ tan geldiği yolundadır.

Evliya Çelebi ise kalenin adıyla ilgili daha farklı şeyler söyler. Ona göre burada Yoros adlı bir rahibin manastırı olduğu için kaleye de aynı ad verilmiştir. Çelebi sözüne şöyle devam eder: ‘İçinde hálá 200 kadar Müslüman evi ve ufak bir Yıldırım Han camii vardır. Zira Yıldırım Han bu kaleyi fethedip kalmıştı. Sonra Fatih tamir edip, içine asker koydu. Gerçi hálá dizdarı ve askerleri yoktur. Ancak gökyüzüne baş kaldırmış yüksek bir dağın üzerinde dörtgen şekilli bir kaledir. Fırdolayı 2000 adımdır. Dört tarafı kestane ormanıdır. Halkı tamamen odun taşıyıcısıdır. İri sığırları, lezzetli saf sütleri ve yoğurtları olur. Bu kale halkı, Karadeniz’de Kazak şaykaları belirse, ateş yakıp çevre köylere haber ederler, o işe memurlardır. Ancak geceleyin asla ateş yakmazlar, zira Karadeniz’de yüzen gemiler karanlık gecede boğaz sanıp karaya düşerler…’

Evliya Çelebi böyle söylese de, bazı korsanların gece bu tepede ateş yaktıkları, buna aldanıp kayalara bindiren gemileri soydukları, resmi olmayan tarih kitaplarında konu edilir. Şimdi kale civarında hiçbir heyecan yoktur. Yoros, şarapçılar, kaçak aşıklar, benim gibi Boğaz aşığı tek tük konuğuyla birlikte, bir tepeden sessiz sedasız İstanbul’u seyretmektedir. Tıpkı asırlardan beri yaptığı gibi.

Kaynak:Hürriyet Gazatesi

Yazan

Site kurucusu ve yöneticisidir.

Yoruma Kapalı.